14 Ocak 2024 Pazar

NAPOLYON BONAPART | 1793 Toulon

 1789 yılında dünya tarihinin en önemli olaylarından biri gerçekleşti

Fransa monarşisi temelinden sarsılmış pek çok şeyi değiştirecek olan ihtilal ateşi tüm ülkeyi sarmıştı. Ihtilal her yeni adımıyla monarşiyi zayıflatıyor ve asırlardan bu yana kökleşmiş kurumları yıkıyordu

Bunun yanında ihtilal, yeni bir dünya vizyonu ve bir devlet anlayışı ortaya çıkarıyordu. Pekala bu yeni fikir akımları Avrupa'nın diğer toplumlarını da etkileyebilir ve Fransızlardan esinlenerek başka toplumlarda Kral ya da imparatorlarına karşı harekete geçebilirlerdi. Işte bu korku bir anda tüm Avrupa hükümdarlarına sarıverdi. Avrupa ülkeleri İhtilal Fransa'sına karşı cephe alınca kıtada hava bir anda bulutlandı.

Görünüşe göre şimşekler çakacak, yıldırımlar düşecek ve Kıta Avrupası'nda yağmur başlayacaktı. Fransa kralı 16 ncı Lui'nin ihtilalcilerden kaçma teşebbüsü ve Haziran 1791 de yakalanmış. Savaşa evrilecek sürecin ilk adımı oldu. Avrupa liderleri ilk kez bir kralın ayaklanan bir milletin önünde aşağılandığını görüyordu. Bu onları dehşete düşürdü, bir şey yapmalıydı. Yoksa hepsinin sonu 16 incı  Lui gibi olabilirdi. Bu olaya tepkisini ilk koyan Prusya ve Avusturya oldu. Rus Çaliçesi de bu ikiliyi devamlı kışkırtıyordu. Çariçe'nin amacı bu iki devlet Fransa ile uğraşırken Polonya topraklarından arzuladığı lokmayı yutmaktı. Sardunya, İspanya ve Napoli kralları da devrimcilere karşı girişimde bulunulmasını istiyorlar. Fakat daha küçük çaplı ülkeler olduklarından çekiniyorlardı.


İngiltere'yse şimdilik ortamı koklamakla yetiniyordu. Osmanlılarsa Avusturya ve Rusya ile yaptığı savaştan daha yeni çıkmıştı. Ve kendi yaralarıyla ilgilenmekteydi. Saksonya'da toplanan Prusya Kralı ve Avusturya İmparatoru 
bir bildiri yayınlayarak Fransa'ya müdahale edilmesi gerektiğini kararlaştırdı. Bildiride monarşinin diriltilmesinden söz edilmesi ve hele kralcılardan bir ordu kurulmak istenmesi, ihtilalcileri kızdırdı.

Fransız Yasama Meclisi'nde savaş taraftarları artmaya başladı. Mecliste savaş görüşmeleri yapılırken Avusturya ve Prusya resmi olarak müttefik oldular. Ihtilalcilerin ultimatomlarına ikinci Fransuva cevap bile veremeyince Fransa Nisan 1792'de  Avusturya ve Bohemiye Kralı ikinci Fransua'ya savaş ilan etti. Yeni yapılan anlaşma gereği Prusya'da Avusturya'nın yanında savaşa girdiğini açıkladı. Ve böylece Fransız devrim savaşları başladı


Fransa savaşa perişan bir vaziyette girdi. Elde düzenli bir ordu yoktu. Ihtilalden sonra asiler ordudan çıktı ya da çıkarıldığı için subay ihtiyacı had safhadaydı

Ihtilalin ardından kurulan gardnasyonel kıtaları ise disiplinsiz, düzensiz ve tecrübesizdi. Hükümetteyse para ve askerleri donatacak imkan yoktu. Ittifak ordusunun başkomutanı Prusyalı General Brunson birlikleriyle Fransa sınırlarını aşıp karşısına çıkanları yendikten sonra Paris'in yolunu tuttu. Fakat ittifak ordularının ilerleyişi bundan sonra yavaşladı. Çünkü amaç Fransa'yı işgal değil, ihtilalcileri caydırmaktı.

Ek olarak Avusturya'da askeri açıdan iyi sinyaller vermiyordu. Avusturya daha bir yıl önce Osmanlı'yla savaştan çıkmış ve yorgundu. Üstüne bir de Rusya'nın fırsatçılığı vardı.


Almanlara gazı veren Rusya, onlar batıda savaşırken, Osmanlı'yla savaşı bitirip, Polonya üzerine yoğunlaşınca Avusturya ve Prusya'nın odağı bir anda buraya kayıverdi. Bu sebeplerden dolayı Dukde Brunsvik, ilerlemek yerine bir bildiriyle karşı tarafa gözdağı vermek istedi.

28 Temmuz 1792'de yayınlanan bildiride general Paris ve Fransız halkından Kral'a itaat etmelerini istedi. Bu hamleyle farkında olmadan ittifak güçleri kendi topuklarına sıkmıştı.

Bildiri kızgın ihtilalcilerin Fransız milliyetçiliğini ve vatanperverliğini harekete geçirdi. Danton Hükümeti bütün Fransızları orduya katılmaya davet etti. Ve büyük bir seferberlik ilan etti.



Benzeri daha önce görülmemiş bir şekilde genç yaşlı demeksizin her Fransız orduya koşmaya başladı. Ihtilalin doğurduğu yeniliklerden birisi de aslında buydu. Yurttaş asker fikri ortaya çıkmıştı.

ve Fransa'nın Avrupa'ya karşı en büyük kozu da bu olacaktı. Yenilenen kanla beraber Fransızlar 20  Eylül 1792'de Balmi muharebesinde Bronzweek'in ilerleyişini durdurdu

Bu onların savaştaki ilk büyük galibiyetiydi. Aynı günlerde toplanan yasama meclisi de artık monarşiyi tamamen kaldırıp, cumhuriyeti ilan etti. Ve Fransız ordusuna ihtilal fikrini yayma görevini verdi. Işte şimdi işler daha da kızışmıştı

Fransız orduları meydanda başarılı olmaya başladı. Kasım 1792'de Jömepe muharebesinde Avusturyalıları yenip bugünkü Belçika'yı ele geçirdiler


Başka bir Fransız ordusu da Mainz şehrini işgal ederek Ren'in sol kıyılarına indi. Güneydoğu'da da Fransızlar, Niche,  Savoy Kontluğunu aldı. Işler iyi gidiyor, vivlanasyon nidaları savaş alanlarında yankılanıyordu

Ihtilali yayma fikriyle yanıp tutuşan Fransızlar tüm Avrupa'yı karşılarına alarak ateşe odun atmaya devam etti. Yeni rejimin ilk meclisi konvansiyon kral 16 ncı Luis'in başını 1793'de başını giyotine sürdü

Kralın idamı ve yaşananlar İngiltere'de büyük endişe yarattı. Ihtilalciler fazla ileri gitmeye başlamıştı. İngilizlerin işe karışacağını gören Fransa, vakit kaybetmeden yılın başında Britanya ve Hollanda'ya savaş ilan etti

Takiben İspanya, Hollanda, Napoli, Toscana, Venedik ve Papa'da Fransa'ya karşı savaşa dahil oldular


Dört yıl önce bir vergi meselesinden başlayan olaylar bir anda tüm kıtayı içine alan koca bir savaşa dönüştü. Birinci koalisyonun teşekkülüyle Fransa'nın durumu yeniden kötüleşti. Yenilgiler başladı. Fransa Belçika'dan atıldı
Ihtilal kuvvetleri Ren Nehri'nin sol kıyılarından çekildi. Koalisyon, alpler, pireler ve yönünden Fransa'yı işgalle başladılar. Iktidardaki kötü bir savaş idaresi sergiliyordu
Sınırdaki askerler itaatsiz, generaller ehliyetsiz ve savaş bakanları yetersizdi. Hatta savaş bakanı Dumori, Avusturya'ya kaçtı.

Işler Fransa için yeniden tepetaklak oldu. Dıştaki sıkıntılar içeriye de sirayet etti. Yıl içerisinde Bende bölgesi, Bordeaux, Lion, Marsilya, Nims, Montboli, Cannes ve Tulon gibi pek çok yerde kralcılar ve ılımlı cumhuriyetçiler isyan etti. Ülkede çok şiddetli iç savaş başlamıştı.

Tam da bu sıralarda üyeleri arasında Robespierre ve Maraton'da olduğu radikal cumhuriyetçi Jakobenler iktidara geldi. Kötüye gidişi durdurmayı amaçlayan jakobenler bunu kendi yöntemleriyle yapmaya karar verdi. 
Anayasayı kaldırıp ihtilal mahkemelerini kurdular. Her türlü kişi hak ve özgürlüğünü rafa kaldırdılar. Kendilerine muhalefet eden herkesi acımadan giyotine yolladılar
onlar acımasızlaştıkça isyanlar artıyor, isyanlar arttıkça onlar daha da acımasızlaşıyordu. 

Vatansever duygularla başlayan devrim sonunda birbiriyle vahşi bir şekilde yarışan liderlerin kana susamış mücadelesine dönüşmüştü
Fransa'yı ne Cumhuriyetçiler ne de kralcılar yönetiyordu. Fransa'yı yöneten tek şey terör ve kaostu. Nihayetinde bu isyanlar Paris hükümeti tarafından şiddet kullanılarak da olsa kontrol altına alınmaya başlandı,Coulon, Bordoaux, Marsilya gibi kentlerdeki isyancılara boyun eğdirildi. Pek çok şehirde kitleler katledildi. Hatta hızını alamayan konvansiyon, şehirlerin ismini dahi yeryüzünden silmeye kalktı
Marsilya, Wil Afgansi, Lion, Vilsan oluverdi. Başarıya ve Paris'te Robertspier'in radikal rejim düzenine rağmen cumhuriyet. Bu sefer şiddetli bir isyanla karşılaştı
Şehirdeki muhalifler, çevre şehirlere yapılanları görünce isyan edip, kentteki Jakoben ve Cumhuriyetçileri asmış, üstüne İngiltere'den yardım istemişti. İngiltere'nin Akdeniz filosu Lord Hood önderliğinde bu önemli liman şehrine doğru harekete geçti
Kısa süre sonra İspanya'dan gemiler ve Napoli'yle Sisilya'dan gelen askerler de ağustos 1793 de  şehir limanına vardı. Tulon, İngiliz çıkarları için çok iyi bir fırsat yaratmış oldu

Onlar bu noktayı ellerinde tutmanın zaferi getireceğine inanıyorlardı. Bir yandan isyanlarla, bir yandan ekonomik krizle, bir yandan da kapıdaki düşmanla uğraşan Jakobenler, Tulon'u cezalandırmak için kolları sıvadı
Koalisyon güçleriyle ve Turonlularla ilk mücadeleye girişen Marsilya'daki isyanı bastıran Jan France Cartel oldu. General Eylül ayında şehrin etrafını temizleyip kuşatmayı başlattı
Fakat generalin elinde gerçek anlamda profesyonel bir subay kadrosu yoktu. Kaldı ki kendisi bile asker değildi. Emri altındaki az sayıda gerçek subaydan biri olan topçu komutanı yaralanınca yerinde birisinin tayin olması gerekti
Merkezden önerilen isim, korsikalı topçu subayı Napolyon Bonapart'tı. Ağustos, Eylül gibi kuşatma başladığında koalisyonun yaklaşık 17.000 askeri varken, Fransızların 35.000  civarı askeri vardı. Fransızlar şehri ve limanı üç tarafından kuşattılar. Fakat generallerinin asker olmayışı çok fazla hata yapmalarına neden olmaktaydı. Kuşatmanın uzaması sonucu komutanlar bir bir değişti. Ve sonunda general Jack Fransua Duy baş'a getirildi. Koalisyon ise şehre ve bölgedeki tepelere hakim olmasına rağmen asker sayısı bakımından az olduğu için ilerleyemiyordu. Ama düşman tarafından limandan atılma tehlikesi de yaşamıyordu.

Herkesin şehri düşürmek için planlar kurduğu sırada tüm fikirleri değiştiren topçu kumandanının sözleri oldu. Korsikalı İtalyan bir ailenin oğlu olan Napolyon kuşatma boyunca emirler yağdırıp sürekli koşuşturmuş, her koşulda özveriyle çalışması sayesinde komutanlarının takdirini kazanmıştı.

Jakobenler'e yakınlığı ile bilinen bu topçu subayı, ihtilalin getirdiği rüzgarı arkasına alıp yükselmeye ve hayallerini gerçekleştirmeye çok hevesliydi. Binbaşının planı çok basitti o hem iç hem de dış limana hakim labirasburnunu alın. Gemileri defedin. O zaman geride asker kalmayacaktır diyordu. Paris'ten gelen temsilciler onun planına gülerken General Dügomi planın işe yarayabileceğini düşündü General İnisiyatifi genç komutana bırakıp planın tatbikini onay verdi. 17 Aralık 1793 gecesi Napolyon topçularına ateş emri verdi.

Topçular yağmur altında yoğun bir şekilde Lagras burnundaki mevzileri dövmeye başladı. Kısa süre sonra Fransızlar komutanlarının emriyle süngü takıp hücuma kalktılar. Var güçleriyle saldıran ihtilal askerleri, düşmana ağır bir darbe vurdu
Hemen arkasından Binbaşı Napolyon'un önderliğinde ikinci dalga hücuma geçti. 

Tepelerde geçen şiddetli çatışma sırasında binbaşının atı vurulurken kendisi ise kalçasından yaralandı. Ölümün eşiğinden dönen Napolyon ve askerleri
nihayetinde İspanyol ve İngilizlerin aylardır tuttuğu mevzileri ele geçirmeyi ve onları geriye atmayı başardı. Napolyon'un planı işe yaramış ve düşman savunması çökmüştü. 

Amiral Hud limanı ve şehri hemen boşaltması gerektiğini yoksa gemilerin vurularak yok edileceğini anladı. Evet, koalisyon filoları bu andan itibaren Napolyon'un topçularının menzilindeydi. Ve ateşe başlanırsa filolar tamamen kaybedilebilirdi
18  Aralık'ta çok sayıda Tulonlu mültecinin de yer aldığı İngiliz donanması Cumhuriyetçilerin top ateşi altında şehirden uzaklaştı. Zafer Fransızlarındı. Jakobenler şehir halkını en ağır şekilde cezalandırma yoluna giderken İngilizler ise büyük bir fırsatı kaçırdıklarını anladılar

Tulon üzerinde ülkedeki tüm isyanlar desteklenebilir, belki de ihtilal bile devrilebilirdi. 

Fakat bu başarılamamıştı. Ve bunu engelleyen kişi düşük rütbeli topçu subayı Napolyon Bonapart'tı. Turun kahramanı olarak anılmaya başlayan genç Binbaşı, bir anda tuğgeneralde yükseltildi. Ve daha 24 yaşındaydı Jakoben lider Roberts Pierre'in kardeşiyle olan arkadaşlığı sıçrayışının bu denli büyük olmasına sebep olmuştu. Lakin bu arkadaşlık kısa süre sonra başına belalar açtı. 1794 yılında Jakoben'lerin iktidardan indirilmesinin ardından hapse atıldı
Zafer meydanlarında başına defne yapraklarından taçlar takılan Napolyon bir anda bileklerine prangalar takılarak hapis köşelerinde unutulmaya terk edildi.



7 Ocak 2024 Pazar

İnka Kenti - Machu Picchu


 


Bundan beş yüz elli yıl önce İnkalar dünya tarihinde eşi benzeri olmayan bir şehir inşa ettiler


Ant dağlarının zirvesinde yaklaşık 2350 metre yükseklikte ve bugün bile ziyaretçilerinin nefesini kesmeye devam eden muhteşem bir şehir, arkeologlar ve tarihçiler Machu Picchu'da yüzlerce yıllık gizemin izini sürüyor. Bulguları İnkaların günlük yaşamından Mühendislik harikalarına kadar pek çok şeyi gün ışığına çıkarıyor. 




Amerikalı arkeolog Hiram Bingham sahada uzmanlaşmış bir arkeolog değildi 
Sıcağın altında yapılan kazı çalışmalarından çok iyi üniversitesinde verdiği teorik derslerle ilgileniyor. Zamanının büyük bir bölümünü kampüste geçiriyordu. Buna rağmen Güney Amerika ve İnka'lar üzerine yaptığı çalışmalar 1908  yılından itibaren onu saha araştırmaları yapmaya itti. Bu karşı konulamaz gücünün altında tutkulu bir merak duygusu vardı. Bingham, İnkalar'ın kayıp şehri Vilkabanbavie Jo'yu arıyordu ve işe bir kaşif gibi başlamıştı. Binlerce metre yüksekliğe sahip Ant Dağları'na tırmanıyor, nehirler boyunca uzanan uzun yolculuklar yapıyor, tehlikeli ormanlara dalarak kayıp kentin izini sürüyordu



Fakat umutlarının tükenmesi uzun sürmedi. 1911  yılına gelindiğinde elinde daha önce keşfettiği birkaç ufak harabeden başka bir şey yoktu


Ta ki 23 Temmuz günü bir çiftçiyle konuşuncaya dek. Artelega Bingama Dağları göstermiş ve çevirmen aracılığıyla orada muazzam büyüklükte kalıntılar olduğunu söylemişti


Artelegan'ın sözleri deneyimli arkeoloğa, meşakkatli son bir yolculuğu göze alacak kadar umut vermişti. Güzergah tehlikeli ve zorluydu, kaygan zemin ve sarp kayalıklar adeta ölüm saçıyordu. Birdenbire bastıran yağmur işleri daha da kötü hale getirdi. Öyle ki zirveye ulaştıklarında ekibi ve onlara eşlik eden yerel rehberler adeta sırılsıklam olmuştu



Ancak karşılaştıkları manzara tüm bunlara değerdi. Gördükleri eski harabeler insanın nefesini kesiyordu. Yüzyıllar önce inşa edilmişlerdi. Buna rağmen daha ilk bakışta uygar bir topluluğun izlerini taşıdıkları belli oluyordu


Bingham o gün zirveye ulaştığında Vilkabanba Viejo'yu bulduğunu sanıyordu. Fakat çok daha önemli bir keşif yapmıştı. Burası dilinde eski zirve anlamına gelen Maçhupichu'ydu ve tarihi açıdan çok daha önemliydi. İnkalar'ın Ant Dağları'nın zirvesinde 2300 metre yüksekliğe ulaşan bir yerde adeta gökyüzüne uzanan böylesine muhteşem bir şehri neden inşa ettikleri bilinmiyor. Eski bir teori, kentin İnka toplumunda saygın bir yere sahip güneş rahibeleri için inşa edildiğini öne sürüyor



Buna göre tüm yapı aslında devasa bir manastır. Şehir İnkaların kutsal nehir olarak adlandırdıkları Ulubamba Nehri'nin çevrelediği zirvenin üstünde yükseliyor. Konum olarak da İNKA'lar tarafından kutsal kabul edilen güneşi oldukça yakın

 bu açıdan değerlendirilince Machu Picchu hem aşağıdan hem de yukarıdan manevi ve kutsal pek çok unsurla kuşatılmış bir alan. Yani bir tapınak olmak için neredeyse tüm özelliklere sahip


Ancak yeni araştırmalar ve arkeolojik çalışmalar Machu Picchu'nun bir inanç merkezinden çok daha fazlası olduğunu gösteriyor. Etrafı surlar, hendekler, kuleler gibi çeşitli savunma sistemleriyle çevrili aşağıdan bakınca görünmez hayalet bir şehir. Yukarıdan bakıldığında ise civardaki araziye hakim devasa bir gözetleme kulesi. Bu yönüyle Maçu Bitchu bir tapınaktan çok doğal ve yapay savunma yöntemlerinden yaratmış

muazzam bir kaleyi andırıyor. Günümüzde en çok kabul gören teori ise Machu Picchu'nun İnka hükümdarı Paçacuti döneminde ayrı bir ikametgah olarak inşa edilmiş olması, 



Kabaca 1430 , 1480 yıllarını kapsayan bu dönemde gücü tüm peruda hissedilir hale gelmişti. Devletin sınırları Bolivya'ya kadar ulaşmıştı. İmparator Pacha Cuti Güney Amerika boyunca uzanan 24 bin kilometre civarında devasa bir karayolu ağına sahip 
bu avunun siyasi ve ekonomik olarak bölgenin tek hakimi haline getirmişti. Paça Cuti artık tüm bu başarısını taçlandıracak muazzam bir ikametgah inşa etmeye karar vermişti


Işte bu ikametgah günümüzde bile görenlerde büyük hayranlık uyandıran Machu piçuydu. Göklere uzanan görkemli bir saray. İnka Kraliyet ailesinin gücünü sembolize eden devasa bir kale göz alıcı yapıları, muhteşem tapınakları, yamaç boyunca uzanan tarım terasları ve yüzlerce hizmetliye yeticek taş evleriyle bulutların ardına gizlenmiş, gizemli bir şehir


Günümüzde Machu Picchu'nun üstündeki bu Gizem perdesi aralanmaya başlamış durumda. Arkeolojik veriler buradaki günlük yaşama dair muazzam ipuçları veriyor. Artık Machu Picchu'da yaşamın neye benzediğine dair pek çok şey biliyoruz

 


Burada yaşayanlar arasında imparatorun da dahil olduğu kraliyet ailesi sakinleri tapınaklarda görevli din adamları yüksek rütbeye sahip ordu mensupları ve yapıda. 
uzmanlaşmış ustalar vardı. Ancak kent nüfusunun büyük bir çoğunluğunu bunlar değil Kraliyet ailesine hizmet eden oluşturuyordu. Yana konaların hepsi tek katlı ve tek odalı taş evlerde kalıyordu


Bunlar konfordan uzak sade yapılardı. Evlerin içinde mobilyalar bulunmuyor, evin sakinleri yere serdikleri minder ve yastıklarda uyuyorlardı. Duvarlara astıkları kancalarıysa günlük kıyafetlerini asmak için kullanıyorlardı

 

Machu Picchu'da yaşam günün erken saatlerinde başlıyordu. Kral ve Soylular için burası cennetten farksızdı. Ancak Yanalar için aynı şeyi söylemek mümkün değil yapıcak pek çok işleri var. Uyandıktan kısa bi süre sonra tarım teraslarına güneş tapınağına ya da kraliyet yerleşkesine giderek çalışmaya başlıyorlar. Machu Picchu'da yapılması gereken tüm işler onların sorumluluğunda Bununla birlikte kenti de onlar inşa etmişti. Inşa çalışmaları sırasında 5  bin civarında yanakona çalıştırılmıştı. Yine de Machu Picchu'nun nüfusu bu sayıya göre çok daha azdı. Mevsim koşullarının uygun olduğu dönemlerde nüfus 1000 civarına ulaşıyordu


Ancak kışın bastırması ve kraliyet ailesinin başkent Kuşko'ya dönmesiyle sayı iki yüzlere kadar düşüyordu. Machu Picchu'da yürütülen kazı çalışmaları yanaların kökenine dair bazı ipuçları veriyor kemik yapıları pek çoğunun hayatları boyunca balık ve mısırla beslendiğini gösteriyor. Ancak bu tarz bir beslenme alışkanlığına sahip olmaları için krallığın kıyı kesimlerinde yaşamaları gerek Bu da birçoğunun buraya göçmen olarak getirildiklerini gösteriyor. Ve buraya getirilenler yalnızca onlar değiller. Maçu piç uyağı, Puna bölgesinden çok sayıda Lama ve Alpaka getirilmiş. Ayrıca kemik kalıntıları arasında köpeklere de rastlamak mümkün ilginç olansa köpeklerin neredeyse tamamının cenaze törenlerinde kurban edilmiş olması. Arkeologlar İnkalar'ın, köpeklerin diğer dünyada ruhlara yol gösterdiğine inandıklarını bu yüzden ölüyle birlikte kurban edilerek aynı mezara gömüldüklerini düşünüyorlar. 


Inkalarla ilgili en çarpıcı şey onların mühendislik becerileriydi bina yapımında harç kullanmıyorlardı. Bunun yerine hassas biçimde kesilmiş ve birbirine yakın şekilde yerleştirilmiş taşlardan oluşan bir inşa biçimini tercih ediyorlardı. Böyle bir tarzın estetik faydalarının yanı sıra mühendislik açısından da avantajları vardı. Peru'nun sismik olarak ne kadar istikrarsız olduğu düşünülünce yüzyıllar boyunca ayakta kalacak kentler inşa etmenin ne denli zor bir iş olduğu kolaylıkla anlaşılacaktır


Machu Picchu'dan çok da uzakta olmayan Lima ve Kuşko şehirleri daha önce deprem tarafından yerle bir edilmişti. Iki ayrı fay hattının üzerinde bulunmasına rağmen Match Pichu bu depremlerde çok da fazla zarar görmemiş gibi görünüyor tarihçiler bir deprem olduğunda İnka binalarının adeta dans ettiğini söylüyorlar. Taşlar, sarsıntıların arasında sekerek yerinden yükseliyor, ardından yine aynı yere düşüyor. Bu şekilde yapılar tek parça halinde ayakta kalmaya devam ediyor



Günümüzde yürütülen araştırmalar bu inşaat arzı olmasa bugün Machu Picchu'da görülen sağlam yapıların çoktan çökmüş olacağını ileri sürüyor. Tekerleği icat etmemiş ve yük hayvanlarını kullanma becerisinden yoksun bir topluluk için bu inşa biçim, 
 dünyadan İnkalarını'nın gizemli geçmişine bakan araştırmacıları kelimenin tam anlamıyla büyük bir şaşkınlığa uğratıyor


Bununla birlikte Mahçupichu için tek doğal tehdit depremler değildi. Özellikle mevsim geçişlerinde görülen güçlü sağanak yağmurlar toprak kaymalarına sebep olabiliyordu suyun hızlı ve pratik bir şekilde tahliye edilmesi gerekiyordu. Bu nedenle bina yapımından arta kalan taşları kesiyor, suyu güvenli ve elverişli bir biçimde yamaçtan aşağı tahliye etmek için drenaj kanalları inşa ediyorlardı


Bina mühendislik alanındaki becerileri bugün bile araştırmacıların ilgisini çekmeye devam ediyor. Machu Picchu'yla ilgili en dramatik şey onun birdenbire ansızın terk edilmiş olmasıdır. Harabeler herhangi bir çarpışmanın izlerini taşımıyor


Bu yüzden tarihçiler 16 yüzyılda gerçekleşen İspanyol fetihlerinin buraya ulaşmadığını düşünüyor. Kentin terk edilmesinin sebebinin İnkaların gerileme dönemine girmesi ve ardı kesilmeyen iç savaş süreciyle alakalı olabileceği öne sürülüyor. Akla yatkın bir diğer teoriyse Machu Picchu'nun sakinleri arasında bulaşıcı bir hastalığın patlak verdiği ve kentin bu yüzden terk edildiği yönünde uzmanlar bunun Batılılar tarafından Amerika'ya getirilen çiçek hastalığı olabileceğini düşünüyor. Ancak bunların hepsi birer teori. Inkaların Machupichu'yu neden birdenbire ve muntazam bir şekilde terk ettikleri günümüzde halen merak uyandırmaya devam ediyor


Machu Picchu yaklaşık 100  yıl boyunca İnkalar'ın seçkin vatandaşlarına ve onlara hizmet eden yüzlerce ev sahipliği yaptı bundan sonraki 350 yıl boyunca ise kente evlerin ve tapınakların tabanını saran yabani otlar taş blokların arasında esen sert rüzgar ve şehrin üzerine adeta karanlık bir gölge gibi çöken derin bir sessizlik hükmetti

 

Dünya değişti. İnkaların kurduğu büyük imparatorluk yok oldu. Buna karşılık gizemli şehir, 2350 metre yükseklikte, gözlerden uzak bir şekilde beklemeye devam etti


Ta ki 20  yüzyılın başında Hiram Bingun tarafından keşfedilinceye dek. Şimdi ise Machu Picchu İnkalar'ın tarihinin izini süren arkeologların en göz alıcı kareleri yakalamaya çalışan ünlü fotoğrafçıların ve dünyanın dört bir yanından gelen turistlerin uğrak noktası. Yüzyıllar içerisinde ziyaretçileri oldukça değişmiş gibi görünüyor. Buna rağmen bulutların ardındaki bu muhteşem kent geçmişte olduğu gibi bugün de göz kamaştırmaya ve insanın nefesini kesmeye devam ediyor.


29 Aralık 2023 Cuma

Pers İmparatorluğu



Antik çağ Mezopotamya Devletleri'nden Asur İmparatorluğu, milattan önce 7 nci yüzyılda en güçlü dönemlerini yaşamaktaydı

Bugünkü Kuzey Irak Orjinli olan devlet tüm Mezopotamya'yı kaplar olmuş, Suriye, Batı İran ve Güneydoğu Anadolu'ya kadar genişlemişti. Genişlemeye liderlik eden ünlü Asur Kralı Asurbani Pal, topraklarına yenilerini katadursun biri milattan önce 652 Babil'de isyan etti. Isyan Doğu'daki Elam Krallığı tarafından da desteklendi. Asur lideri kardeşinin başkaldırısını etkisiz hale getirdikten sonra işbirlikçi Elam Krallığı üzerine yürüdü. 

Milattan önce 646 yılında başkent Susa ve çevresini kana bulayıp krallığı yok etti. Yok olan krallığın doğusundaki Ançan ve civarında o sıralar İrani bir toplum olan Persler yaşamaktaydı


Bu toplumun oluşumuyla ilgili farklı görüşler bulunmaktadır. Kimilerine göre Persler Hazar Denizi'nin doğusundan önce Zahros Dağları'nın batısına geçmeye çalışmış, baskı görünce Angen civarına gelmişti

Kimine göreyse elamların zayıflamasıyla İrani Göçer Topluluklar bu bölgeye yerleşmiş ve Elamlılarla kaynaşarak yeni bir toplum oluşturmuştu. Persler Asurluların bölgeyi almasının ardından yerel krallık kimliklerini güçlendirip Asur Devleti'ne yakınlaştılar

Elamın yıkılışı, daha kuzeyde Ekvatana bölgesinde yaşayan ve gelişmekte olan perslerin akrabaları Medler için de bir fırsat oldu. Oluşan boşluğu dolduran metler, kısa süre sonra Babellilerin Asur Krallığı'na karşı olan başkaldırılarını desteklediler

Bu girişim Asur şehirlerinin yok olmasına ve Asur İmparatorluğu'nun yıkılmasına yol açtı. Çöküş sonrası Babil ve Met Krallıkları boşta kalan toprakları paylaştılar. 


O sıralarda zayıf yapılı bir boy konfederasyonu olmaktan öteye gidemeyen Met Krallığı, sınırlarını Doğu İran'dan Kızılırmak Nehri'ne kadar uzattı. Bu geniş hakimiyet alanı Persia'daki Aha Memiş Hanedanı'nı da kapsar bir durumdaydı

Ağışan Kralları olan Ahmediş Hanedanı özellikle milattan önce 559 da başa geçen ikinci Kiros döneminde giderek güçlendi. Persleri birleştiren kiros elem sahasına da yayılarak Med ülkesi içinde giderek popülerleşti

Bu popülerleşme medya merkezine bir alternatif olma durumu yaratınca doğal olarak net kralı Asdiegez Perslerin üzerine sefere çıkmaya karar verdi. Birkaç yıl süren savaşların neticesinde Astiagez, ordusunun ihanetine uğradı. Ve esir alınarak ikinci kirosa teslim edildi

Anne tarafından dedesi olduğu iddia edilen Astege'si böylece alt eden Kiros, başkent Ekvatan'a girerek metlerin tüm mirasına sahip oldu. Ve böylece hanedanının yönettiği Pers İmparatorluğu ortaya çıkmış oldu


Tarihçilerin büyük unvanını verdiği Kirros, yeni kurduğu siyasi yapısının ilk hedeflerinden birisini Anadolu'yu ele geçirmek olarak belirledi. Anadolu, Doğu ve Batı ticareti arasındaki köprüydü. Ve ticaretle zenginleşmiş önemli şehirlere sahipti

Lidya Kralı ve Kiros arasında milattan önce 540'lı yıllarda geçen savaşların kazananı Persler olurken, Lidya Krallığı tarihe karıştı. Batı Anadolu'daki İyon şehir devletleri de kısa süre sonra imparatorluğa bağlandılar

Kiros'un sıradaki hedefi Lidyalılarla ittifak yapmış olan yeni Babil Krallığı oldu. Daha önce de Susan'ın alınmasından doğan düşmanlık metlerin yıkılmasından sonra büyümüş, Lidyalıların çöküşüyle tepe noktasına ulaşmıştı


Aradaki husumet giderek artınca Kiros, milattan önce 539'da Babil üzerine yürüdü. Dicle üzerindeki o pistte Babil Kralı Nabu Nidus'la karşılaşıp onu yendi. Babil'e gidip kendisini yeni Babil Krallığı'nın mirasçısı olarak ilan etti

dini kurumlara ve sivil yönetime dokunmadı. Halka karşı müsamahalı ve adil olmaya çalıştı. Hatta zamanında Babil Kralı Ekinci Nebukadnezar tarafından Mezopotamya'ya sürülen Yahudilerin Filistin'deki topraklarına dönmesine izin verdi

Pers liderinin buna benzer tutumları Babil Krallığı'ndan kendisine geçen topraklarda kabullenilmesini kolaylaştırdı. Büyük Fatih'in sıradaki seferlerinin yönü Doğu oldu


ülkenin doğusundaki savaşçı kavimleri boyunduruğuna alma niyetindeydi. Çıktığı sefer neticesinde kadusya, Hirkania, Derbicia, Arya, Korasmiya, baktirya, Margiana, 
Gandara, Satagdiya, Arakose ve Drangena'yı ele geçirerek imparatorluğu sınırlarını Orta Asya kadar genişletti. Ceyhun Nehri ötesinde yaşayan İskitler'in bir kolu olduğu düşünülen Masaget'lilerin imparatorluk topraklarına saldırması üzerine yeni bir sefere çıktı. 


Nehri geçti fakat Masagetler'in kraliçesi Tomris Hatun'un önderliğindeki orduya yenildi. Ve milattan önce 530'da hayatını kaybetti. Yerine geçen oğlu ikinci kamp birses, babasının politikasını devam ettirdi


Sıradaki hedef Mısır'dı. Kral derhal bir donanma kurulmasını emretti. Milattan önce 526'da çıkılan seferde Sina'yı geçen Pers Kralı Mısır Firavunu üçüncü Sametikos'u yenilgiye uğratarak başkent Menfis'e girdi. Ve Mısır'ı ülkesinin parçası yaptı

Mısır'ın ele geçirilmesinden sonra tüm eski dünya ilk defa tek bir imparator idaresi altına girmiş oluyordu. Kambises milattan önce 522'de Mısır'da olduğu sıra kendisinin kralın kardeşi olduğunu iddia eden bir kahin, Persia da kendisini kral ilan etti. Bunu öğrenen birses, babasının kurduğu pasargada dönmek üzereyken yolda bir anda ölüverdi. Ve ülke büyük bir kaosa sürüklendi


Bu kargaşada mensup Arsames bir şekilde sivrilip birinci olarak başa geçti. Tahta geçmişti geçmesine ama otorite eksikliğinden ülkenin dört bir yanında isyanlar çıkmıştı. Buna ek olarak mevki ve iktidar çekişmelerinin persoyluları arasındaki düşmanlıkları kışkırtmaları 
yeni kurulan imparatorluğu çözülmenin eşiğine getirdi. Her şeye sıfırdan başlayan yeni kral 17 savaş üst üste kazanarak isyan eden tüm kavimleri sert bir şekilde cezalandırıp sedeflerinin kendisine bıraktığı siyasi yapıyı başarıyla korudu.

Ülkedeki merkezi yönetimi kuvvetlendirmek için satratlık denilen valilik sistemini var olan yapı üzerinden yenileyip verimli bir hale getirdi. Elan ve Medler'den intikal eden bürokratik işleyişi daha da profesyonelleştirdi.


Ülkesi içindeki ulaşımı ve ticareti geliştirmek için Susa'dan Sardis'e uzanan kral yolunu inşa ettirdi. Aynı zamanda bu ve benzeri yollar imparatorluğunun uzak noktalarına gücün ulaştırmasında büyük katkı sağladı.

Askeri anlamda çok uluslu olan ordusunu disipline etti. Vergi sistemini sağlam temellere oturttu. Ülkesindeki farklı milletlerin geleneklerini, yerel yönetimlerle entegre edip, imparatorluğa olan bağlılığı arttırdı.

Imparatorluğu adeta yeniden kuran Kral, içteki meseleleri halledince fetih hareketlerine girişti. Asya derinliklerinde İskitlere karşı savaştı. Zaferler kazandı. Hatta bir ara İskit Kralını dahi esir almayı başardı.


Yine benzer dönemlerde Hindistan seferine çıktı. Pence'a girip Ganj Nehri'ne dek akıllar yaptı. İndus havzasını kendi ekonomik alana dahil ederek Hint Diyarı'ndan akan parayı kendi kontrolüne aldı. Karadeniz'in kuzeyindeki İskitler sürekli ülkesine saldırdığı için onların üzerine yürüdü.

Milattan önce 512 ,513 İstanbul Boğazı'ndan geçip Tuna Nehri'ne vardı. Ve buradan İskit diyarını işgale başladı. İskit ordusunun peşinden Karadeniz'in kuzeyine kadar meşakkatli bir sefer süreci yaşayan Kral tam olarak istediğini alamasa da pek çok yerleşimi ele geçirdi. Ve eskitleri bir süre problem olmaktan çıkardı. Geri dönerken de Trakya ve Makedonya'yı almaları için komutanlarına emir verdi.



Buraların alınması Yunan şehir devletleriyle savaşın eşiğine gelindiğini göstermekteydi. Tabii boğazlarda kurulan hakimiyet iyon şehir devletlerinin ekonomik darboğaza girmesine de yol açacaktı. Ilerleyen dönemlerde sınırlarını genişleten büyük Darius adeta tüm dünyayı yönetir olmuş 
ve şimdiden bin yıllarca sonrasında dahi anılacak bir hükümdar olmayı başarmıştı. Bu denli güçlü olmasına rağmen ülkesinin genişliği, yönetim zaafları doğurabiliyordu. Ekonomik anlamda sıkışan ve başarısız siyasi girişimlerde bulunan Milestiran milattan önce 499 yılında isyan etti. Ve tüm İyon şehirlerini bu isyana dahil etti. Atina'nın da desteğiyle büyüyen isyan, kanlı savaşlardan sonra ancak milattan önce 493 bastırılabildi
Uzun süredir Yunan devletçiklerini ele geçirmek isteyen Atinalıların isyana yardımına sebep gösterip komutanlarını milattan önce 490 Yunanistan seferine gönderdi. 


Fakat yenilmez olarak görülen ordusu maraton muharebesinde yenilir 
bölgedeki Pers etkisi biraz olsun azaldı. Darius Yunan meselesini sonraya bırakıp dikkatini başka işlere yönelttiği sırada milattan önce 486  vefat etti
ölen kralın oğlu ve varisi kısa kısa Mısır'da devam eden ve Babil'de çıkan isyanlara öncelik verip bunları bastırdı. Sonrasında Anadolu'ya gelip milattan önce 480 Yunan devletlerine karşı hem karadan hem de denizden bir harekata girişti.

Çanakkale Boğazı'nı geçip kara yoluyla Atina'ya girdi. Fakat denizde aldığı salemisin ilgisi ilerlemesini riske soktu. Babil'de çıkan ikinci bir isyanın haberini alınca da komutanlarını bırakıp apar topar geri dönmek zorunda kaldı. Çünkü Babil, imparatorluk için hayati bir öneme sahipti.


Kral Babilileri sert bir şekilde cezalandırarak isyanı bastırdı. Aynı başarıyı orduları gösteremedi. Yunanlılara yenilen Persler, önce Avrupa'da hakimiyetlerini kaybetti
ardından 477 de kurulan Delos Deniz Birliği'nin saldırılarıyla Batı Anadolu'daki güçlerini yitirdiler. Bu savaşlar olurken Persia'da bulunan milattan önce 465 de öldü. Ve yerine oğullarından Artur Kısakses geçti.

Uzun hüküm yılları kargaşayla geçen artık milattan önce 450'li yıllarda Atina'nın başını çektiği Atik Delos Birliği'nin Akdeniz akınlarıyla uğraştı. Persleri Batı Anadolu'dan çıkaran birlik, ekonomik kayıplarını telafi etmek adına Akdeniz'e açıldı.

Kıbrıs ve Mısır'a kadar akınlar yapıp buradaki valileri Pers merkezi Susa'ya karşı kışkırttı. Çıkan isyanlar zor olsa da Pers orduları tarafından bastırıldı. Isyanlardan sonra persler kuzeybatı topraklarındaki haklarından vazgeçerek Yunanlılarla barış yaptılar, buna rağmen Kral Yunan şehir devletleri içindeki çekişmeyi bildiğinden Sparta ile dirsek temasına girdi. Ve onları maddi olarak destekledi. Çok geçmeden her şey perslerin hesapladığı gibi gelişti.


Atina ve Sparta, milattan önce 431'de birbirine girince savaş başladı. Savaşların başlamasından 4,5 yıl sonra artık sertes öldü. Ölümüyle oğulları taht kavgasına girişti.

Ikinci kısakses ve art arda gelen kısa saltanatından sonra artık gayrimeşru oğullarından biri ikinci olarak milattan önce 423 başa geçti. Darius uzun süre Kuzey ve Doğu'dan gelen istila hareketleriyle ve iç siyasetteki durumu muhafaza etmekle uğraştı.

Yunanlar uzun süren savaşlarda birbirlerini yıpratınca oğlunu Batı Anadolu'ya yollayıp İyon kentlerini eskisi gibi kendisine bağlamayı bildi. Ve milattan önce 404 öldü, ardılı olan ikinci artık sertse, ilk yıllarında kardeşiyle mücadele ederken önemli eyaletlerden Mısır'ı çıkan bir isyan sonucunda kaybetti. Bu kaybın ardından Filistin ve Suriye'yi de kaybetmemek için sıkı tedbirler aldı.


Anadolu tarafında ise işler eskiye nazaran daha kolay gitti. Yunanlıların aralarındaki kavgaları kullanan Persler, Anadolu'da daha sağlam bir otorite kurdular. Uzun süre Pers tahttında kalan ikinci artık Mısır'ı zor da olsa geri almayı başardı
Ataları ikinci Kiros, ikinci Kambises ve Birinci Darius gibi şöhret kazandı. Despotça bir yönetimle de olsa imparatorluğunun azametini belli bir süre daha devam ettirdi. Fakat her şeye rağmen  isyanların ardı arkası kesilmedi.

Asya'daki İskitler, İnduz Havzası'ndaki Hintler artık Perslerin sözünü dinlemez oldu. Dicle Nehri'nin batısındaki topluluklar yavaş yavaş Pers etkisini kırdı. Artık sertes milattan önce 338 ailesiyle beraber katledilince Başar dördüncü Arta Serhas geçti

Onun krallığına karşı çıkan Artasan'da iç savaş başlattı. Ve 2 yıl sonra üçüncü Darius olarak tahta oturdu. Persler iç kargaşalarla giderek güçten düşe dursun, Makedonya Krallığı'nda tahta üçüncü Alexander geçti.

Onun tahta oturmasıyla pek çok şeyin değişeceğini, o tarihlerde hiç kimse tahmin dahi edemezdi. Alexand'dı. Yani İskender'in babası Kral ikinci Fili
başarılı bir kariyer sonrası Yunan şehir devletlerinden oluşan Kolintos birliğini kurmuştu. Bu birliğin ve Makedonya Krallığı'nın amacı Perslilere karşı tek bir komutan liderliğinde savaşmaktı. Bu liderlik Philip'e nasip olmasa da yerini alan oğlu İskendere nasip olacaktı

Milattan önce 334 Doğu seferine başlayan İskender, boğazı geçip Granikos Muharebesi'nde persleri yendi. Akabinde Anadolu içlerine ilerleyip pek çok bölge ve kenti ele geçirdi.

Başlangıçta hedef Anadolu'yu Persler'den temizlemekti. Ama İskender hedefini büyüttü. Güneye yöneldi. Bu esnada üçüncü Darius boş durmamış, büyük bir ordu toplamıştı. Kısaca belirtmek gerekir ki bugünkü yaygın kanının aksine
Aha Memiş Devleti zannedildiği kadar güçsüz ve aciz değildi. Hala pek çok kurumu sağlıklı ve verimli bir şekilde çalışmaktaydı. Hazırlığını yapan Darius, İsos'ta İskender'in karşısına çıktı. Fakat yenilgiden kurtulamadı.

O tekrar güç toplamak için devletin kalbine çekilirken İskender'de Doğu Akdeniz sahillerini ele geçirdi. Ve sonrasında Mısır'a girdi. İskender'in üzerine gelme konusunda kararlı olduğunu bilen üçüncü Darios yeni bir ordu hazırladı.

Bu sefer taraflar milattan önce 331 Gavgamela'da çarpıştı. Ve tarihin akışını değiştiren olaylardan biri olan Bu Cengi yine İskender kazandı. Sonrasında Darius toparlanamadı. Ve sürekli çekildi.

Iskender ise kendini Asya Kralı ilan ederek Babil'e girdi. Burayı yeni merkez yapıp sırasıyla Susa, başkent Persapolis, Pasargat ve Ekvatana'yı ele geçirdi. Son bir çare Doğu'daki güçlerini birleştirmeye çalışan üçüncü Darius Bakteriye safra tarafından öldürüldü. Besüs kendini 5nci olarak kral ilan etse de kısa süre sonra İskender tarafından yakalanıp öldürüldü. Nihayetinde koca imparatorluk, İskender tarafından fethedilmiş ve yıkılmış oldu
Ayrıca devlet yönetimini büyük oranda tatbik ettiği için pek çok tarihçiye göre son Persli Büyük İskender'di.



24 Aralık 2023 Pazar

Samurayların Savaşı - Onin Savaşı 1467-77 - Sengoku Dönemi


Samurayların yükselişi eski Japonya'da halk, bol miktarda çeltik üretimi ve tüketim fazlası ürünlerin ticari olarak kıymet kazanması neticesinde toplumsal katmanlara bölündü. Bu katmanlaşma doğal olarak zengin ve fakir aileler ortaya çıkardı


Bir lider tarafından yönetilmeye başlayan kan bağıyla bağlı insanlardan ve düşük sınıf savaşçılardan oluşan zengin ailelere Uji denilmekteydi. Kılan, kabile ya da ufak beylikler şeklinde adlandırabildiğimiz ujiler, yüzyıllar boyunca birbirleriyle savaştılar


En nihayetinde aralarından birisi giderek güçlendi. Yamato kılanı milattan sonra 400  diğerleriyle giriştiği mücadeleyi kazanıp merkezi bir siyasi yapı kurmak için kolları sıvadı


Bugünkü Japon imparatorlarının ataları olan ailenin başındaki liderler meşruiyet kazanmak için kendi soylarını tanrılara dayandırmayı ihmal etmediler. Efsanelere göre Güneş Tanrıçası, bereketli pirinç tarlaları diyarını yönetmesi için göklerden torununu yollamıştı


Yamato liderleri yeryüzüne gönderilen bu Tanrı kaynaklı varlığın soyundan geliyordu. Çin'deki tek hanedanını örnek alarak merkezi bir yapı kuran Yamato İmparatorları

ujilerin direnmesine rağmen 7nci  yüzyılda kuvvetlenerek etkisini ve etkisini bugünkü Japonya'nın büyük bir bölümüne yaydı. Yeni sistemle Yamato liderleri hem toprağın hem de insanların tek sahibi ve efendisi oldu



Kiyotada oturan ve belli bir süre sonra giderek halktan izole olmaya başlayan imparator ülke içinde söz hakkını kaybederken imparatordan aldığı yetkiyle tarım arazilerini yöneten feodal lordlar ya da toprak ağları olarak düşünebileceğimiz daim yollar askeri açıdan güç kazandı


8-9 yüzyıllarda ülke siyasetinde daha fazla söz sahibi olan kendilerini ve topraklarını savunmak için etraflarında savaşçı toplamaya başladılar. Bu toplanan savaşçılar Japon kültürü ve tarihi denilince akla gelen ilk kavramlardan olan samuraylığın temelini oluşturdu. 1uncu yüzyılda ilk kez evraklarda yer alan samuray tabiri başta imparatora hizmet eden savaşçılar için kullanılırken Derebeylerin etrafında topladığı savaşçılar için de kullanılmaya başlandı. Ülkedeki dini, siyasi ve toplumsal eğilimlerin neticesinde savaş kültürünün yükselmesiyle, toplumsal zümreye dönüşen samuraylara verilen değerde giderek arttı


Oluşan samuray ailelerinin ve topluluklarının bir kısmı eski Japon beylerinin soyundan gelirken kimileri de savaş meydanlarında kendini ispat edip bu seviyeye ulaşmış savaşçılardan oluşuyordu



11 nci yüzyıla geldiğimizde Japonya siyasetine imparatora bağlılık yemini etmiş bu samuray aileleri yön veriyordu.
Fujivara ve güç olarak onu takip eden Taira ve Minamoto aileleri belirtilen dönemin en popüler ve kuvvetli ailelerini teşkil etti


Sarayın bu toprak sahiplerini ve onlara sadakatle bağlı samurayları görmezlikten gelişi, taşrada huzursuzluğa sebep olunca da merkeze karşı büyük isyanlar baş gösterdi. Ülke yönetimini ele geçirmek adına girişilen bu isyan Büyük Samuray aileleri olan ve merkezi şekillendi. 1156 Hogen ve 1159  Heyca ayaklanmaları, Fujivara ve Mina Moto kılanlarının katledilmesiyle sonuçlandı yönetimi ele alan Tahiran Okio Mori, büyük bir hata yapıp, Minamoto'nun iki oğlunun hayatını bağışladı. Bu iki kardeş İZO bölgesine çekilerek 20 yıl boyunca güç topladı. Doğudaki dere beyleri de kendilerine bağlayarak 1180 yılında ayaklandı

 

1180, 1185 arasında Tahira ve Minamato kılanı arasında geçen Genpei Savaşı, samuraylar için bir mihenk taşı oldu. Bu savaşta yaşanan olaylar, yapılan ritüeller, uygulanan savaş stratejileri, Kullanılan silahlar, giyilen zırhlar, savaşçıların efendilerine bağlılığı, cesaret göstergeleri, sanat anlayışı, edilen yeminler, yapılan ve daha pek çok şey samuray felsefesinin ve geleneğinin oluşmasına yol açtı


Savaş sonrası yok edip yönetimi ele alan başkente girip 1192 yılında imparatordan şov'un unvanını aldı. Imparatorluğa karşı ayaklanmaları bastırmaları için Samuray liderlerine geçici olarak verilen bu unvanla askeri bir samuray rejimi kurmuş oldu. Bu yönetime Mina Moto şovgunluğu ya da fiili merkez kamu kura olduğu için kamu kura Bafu denilmiştir


Jori Tomo geçici olan şovgunluk unvanını kalıcı hale getirmek ve bu yetkiyi kendisinden sonra oğluna bırakabilmek adına ilgili düzenlemeleri yaparak askeri diktatörlüğünü babadan oğula devredilen bir geleneğe dönüştürmeyi başardı



Böylece İmparator Tanrı sağlığını korusa da, din adamı pozisyonuna itilirken Japonya'da 700 yıl kadar sürecek olan feodal çağa başladı. Yolitomo'nun ölümünün ardından oğulları olsalar da 
bu sefer kamu kuradaki hükümeti istediği gibi yönlendiren ortaya çıktı. Hocolar minamatolara ait olduğunu kabul ettikleri şovun unvanını kullanmayıp yerine pozisyonunu oluşturarak ülkeye hükmetmeye başladılar


Samuray kültürünün şekillenmesindeki ikinci dönüm noktası hocaların iktidar yıllarına denk gelmiştir. Sekizinci şık gen hoca oki mune, bir gün Çin'deki Moğol lideri Kubilay'dan mektup aldı


Bu mektup Moğol istilasının Japonya sınırlarına dayandığının bir habercisiydi. Tarihler 1274 gösterdiğinde Moğollar güneşin doğduğu Samuray Adası'nı istila için ilk girişimlerini başlattılar. Güney Adaları'na yapılan istila girişimini


1281 yılında bir ikincisi takip etti. Samurayların başarısıyla ve doğa koşullarının yardımıyla Moğol istilasının önüne geçildi. Samuraylara yardım eden fırtına kamikaze ise Japon kültüründe tanrıların rüzgarı olarak anıldı


Gempey Savaşı'nda yaşananlar nasıl samurayların temellerini oluşturduysa Moğol istilası da bu pantiona eklentiler yaparak daha da belirginleşip önem kazanmasına yol açtı. İç İsyanlarla ve güvendikleri kılanların ihanetleriyle zayıflayan aile üyeleri 1333 toplu olarak kendi soylarına son verdiler. Iç savaşın devamında bu sefer Aşika Samuray ailesi sivrilmeye başladı. Iki tahtın savaşında kuzeydeki imparatoru kontrol eden Aşika Klanı

güneydeki imparatora karşı galip gelip idareyi tamamen ele geçirdi. Ve Aşika şovgunluğunu kurdu. Fakat bu şorgunluğun yönetimi minamatolarınki kadar etkili olamadı


Ülkede çok fazla samuray ailesi ve daimio mevcuttu. Hepsi de haddinden fazla zenginleşen bu taşrabeylikleri sürekli isyan ediyor ve aralarında savaşıyordu. Samuraylığın giderek yükseldiği bu istikrarsız dönem içerisinde merkezi otoritesi yok oldu


Samuray ailelerini tek bir merkezden yönetme ve birleştirme olanağı imkansız bir noktaya geldi. 15 inci yüzyıla gelindiğindeyse Japonya siyasi hayatı, Samuray ailelerinin çekişmelerinden ibaret bir hal aldı


üstüne yıkım gücü yüksek iki isyanları baş gösterdi. Ikiler çoğuna hizmet etmeyen düşük seviyeli samurayların birbirlerini korumak için oluşturduğu topluluklardı. Bu topluluklarda fakirleşen köylü çiftçilerden oluşan ve en alt rütbeli samurayları olan birlikleri bulunurdu. Bu samuray sınıfının giderek artması ve dayım yuvaların bu birliklere ordularında yer vermesi hali hazırda devam eden çatışmalarda tarafların güçlerini daha da arttırdı


1467 gelindiğinde iyice harlanan ateş, kontrolden çıktı. Ve alevler şovgunluğun zirvesini sardı. Onin savaşı 1443 Şovgunluk makamına gelen Aşika Gaşhima kendisinden sonra gelecek olan kişi olarak kardeşi Yuşhi'yi seçmişti. Fakat sonraki yıllarda bir oğlu oldu. Bu doğumla beraber Yeşimasa, varisi olarak oğlunu seçmeye karar verdi


Bu karar değişikliği bir anda veraset anlaşmazlığına dönüştü. Hükümet danışmanı olan Hosokova klanından şovgunun kardeşini başta görmek isterken güçlü daim yollardan Yamaha Souzen Şovgu'nun ufak oğlunu destekledi


Iki amacı seçtikleri kukla liderlerin ardından ülkeyi bizzat yönetebilmekti. Her iki kılan da müttefikleriyle beraber savaş için güç toplarken bir yandan da başkent keyota yakınlarına adamlarını yerleştirdiler. Etraftaki tepelerde ve tapınaklarda kamplar kuran Hasım Kuvvetler toplayacak, kıyamette avantaj sağlamak için kentin sokaklarına dağıldılar. Ellerinde mızraklarıyla birbirine gözdağı veren samurayları arasındaki ilk sürtüşme kentteki konağının yakılması oldu. Ve böylece 10 yıl sürecek olan savaşı 1467  Mart'ında başladı. Taraflar aylarca şehir sokaklarında savaşırken başkentteki yüzlerce tarihi yapı ve konut harabeye döndü


Batı ordusu kentin güney ve batısına hakimken Doğu ordusu da geri kalan kısımda sıkışıp kaldı. Imparatoru ve şovgunu ele geçirerek Souzen'i hain ilan ettirdi


Batı ordusunda savaşan samuraylar için onur kırıcı bir durumdu. Ama Souza'nın durumu toparlayıp askerlerinin dağılmasını engelledi. Kılıç, ok ve mızrak kullanan samuraylar, başkent ve etrafında gerçekleşen muharebelerde üç Tür çatışma modeli üzerinden harp ettiler pusuya düşürme, kundaklama ve parça parça gerçekleşen yakın dövüş sekansları. Bunların yanında şehirdeki binalar yıkılarak eski tip atlı okçularında muharebeye müdahil olması sağlandı


Külto küle dönerken ülkenin dört bir yanından gelen on binden fazla asker, köşe başlarında can verdi. Sene sonuna doğru taraflar, sokak çatışmalarına uzun bir süre ara verdiler, başkentteki çatışma dursa da dayım yolların vatsaları arasındaki çatışmalar ve siyasi hamleler duraksız devam etti. Yıl 1469  olduğunda şovun, Posoka'ların desteğiyle oğlunu resmi varis olarak atarken kardeşi mi de Yamanalar'a sığındı


Bu garip ve kafa karıştıran bir taraf değişimiydi. Kılanlar savaşın başında iktidara gelmesine karşı geldikleri adamları hiçbir şey olmamış gibi takas etmişlerdi. Fakat bu savaşın tansiyonunu zerre düşürmedi


Işte o an savaşın bir veraset savaşı değil, samuray kılanlarının kişisel hesaplaşması olduğu net bir şekilde anlaşıldı. Büyük can kayıplarına rağmen çıkmaza giren savaşın devamı için taraflar daha da militarize oldu. Ve kırsaldaki unsurları da hengamenin içine çekti


Yağmaların, kanunsuzluğun kronik hale dönüştüğü kaos ortamı bir noktada onun savaşından bağımsız olarak yerel davalara dönüştü. 1473  hem Katsu Moto, hem de SOZEN ölmesine rağmen masalları bu anlamsız savaşı daha da şiddetlendirdi


Doğrusu kimsenin savaşı kazandığı da yoktu. Hizipleşen grupların yaptıkları tek şey, sosyal düzenin bozulduğu bu atmosferde karşı tarafın sayısını biraz daha azaltmakta çatışmaların bitmesi, civarındaki savaşçıların bu bölgeyi terk ederek eyaletlerine çekilmesi neticesinde gerçekleşti. Son olarak Yamana Sancaktarlarından bir bölümünü yaktı. Ve Aralık 1477 bölgeyi terk etti


Böylece Onin savaşı bitmiş oldu. Şehir yanarken şogun ise artık her şeyden elini eteğini çekmiş bir vaziyette şiirler okuyor ve yaptıracağı gümüş kulenin planlarını gözden geçiriyordu


Aslında savaş bitmemiş, sadece mekan ve form değiştirmişti. Civarında başlayan ve şimdi de oradan uzaklaşan Savaş, taşraya ve Japonya'nın tamamına yayıldı. Şiddet ve yıkımdan hiçbir yerleşke kaçamadı


Sonuç olarak Onin Savaşı'yla büyük askeri değişiklikleri de bünyesinde barındıracak ve 100 yıldan fazla sürecek savaşan kılanlar dönemi. Yani Sengog Giday başladı.